|
Batı uygarlığı (Rönesans-Hümanizm-Reform-Kapitalizm-Aydınlanma-İngiliz (1648 ve 1688) , Amerikan (1776) , Fransız (1789-1848) devrimleri-Sanayi Devrimi) temelleri üzerine kurulmuştur. Modernleşme, uluslaşma olgusunu taşıyan bu ulusların ortak bir uygarlığa mensup olmaları sonuçları itibarıyla aynı siyasal sistemleri getirmemiştir. İngiltere ve ABD’de demokrasi, Fransa’da cumhuriyet+demokrasi gelirken, geç ulusal devlet kuran İtalya (1681) ve Almanya’da (1870) totaliter rejimler kurulurken, Rusya çarlık baskı rejiminden, komünist rejime geçmiştir. 19. yüzyılda Avrupa’daki ulusal bağımsızlıkçı ulusların öncelikle sorunu demokrasi değil, bağımsızlığını kazanmak olmuştur. Yunan, Sırp, Rumen, Bulgar isyanları ve bağımsızlıkları bunun açık örnekleridir. 1918-1940 arası Avrupası’nda görünen tablo, totaliter rejimlerin yaygınlığıdır. Türkiye Cumhuriyeti, bu ortam içinde tercihini yapacaktır. İngiliz ‘Haklar Bildirisi’ ile 1688 Devrimi’nin getirdiği İngiliz sisteminde demokrasinin halk egemenliğine ulaşması, sınıf ve cinsiyet farkı olmaksızın siyasi-hukuki eşitliğin sağlanabilmesi, kadınların oy hakkını kazanmalarının 1917 yılında gerçekleşmesi göz önüne alınırsa, oldukça yakın bir tarih olduğu görülür. ABD’nin kuruluşunu hazırlayan ve Jefferson’un kaleminden çıkan bildiride: “Biz şu hakikatleri aşikâr telakki ederiz: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, onları yaratan Allah kendilerine vazgeçilemez bazı haklar bağışlamıştır, bu haklar arasında hayat, hürriyet ve saadetini arama hakları yer alır; bu hakları korumak için insanlar arasında meşru iktidar hak ve yetkisini idare edilenin rızasından alan hükümetler kurulmuştur. Herhangi bir hükümet şekli bu biçim gayeleri tahrip eder bir maiyet alırsa onu değiştirmek veya kaldırma ve temelleri kendi emniyet ve saadetlerini sağlamaya en çok elverişli görünecek prensipler üzerine dayanan ve kudret ve yetkiyi aynı amaç ile teşkilatlandıran yeni bir hükümet kurmak o halkın hakkıdır.” Halk idaresi felsfefesini bu kadar açık ortaya koyan bu bildiri ve buna dayanarak hazırlanan Amerikan Anayasası ve ABD’nin kuruluşuna rağmen bu ülküye ulaşılması 150 yıldan çok sürecektir. “Amerika’da yoksul-zengin, kadın-erkek, zenci-beyaz arasında birçok eşitsizlik vardı. Fakat bir cemiyetin yaşayışında bir ideali tamamiyle gerçekleştirememiş olması bu ideali değerden düşürmez, bir kere ilan olunan eşitlik inanışı, Amerikan düşüncesinde bir maya gibi daima etkisini göstermiştir” diyen Allan Nevins, çok önemli bir noktaya dikkati çekmektedir. ABD’de “Birleşik Devletler’in hiçbir organı, ne başkan ve ne de mahkemeler anayasanın vermediği bir hak ve yetkiyi kullanamazlar” ve “Biz harbi anayasaya göre teşkilatlanmış bir millet olarak yapıyoruz. Federal otoriteler, barışta olduğu gibi, harpte de yetkilerini yalnız anayasadan alırlar” görüşüne rağmen 1917’de başkana gıda maddelerine el koyma, sınai tesisleri kontrol ve zaruri maddelerin fiyatlarını tespit etme yetkisi tanındı. II. Dünya Savaşı’nda ise olağanüstü tehlike boyutlarına göre başkana geniş yetki tanıma anlayışı daha da kuvvetlendi. Başkan Roosevelt başkomutanlık yetkilerini çok geniş bir biçimde uyguladı, Kongre kendisine olağanüstü yetkiler tanıdı. 1 Aralık 1941’de Kongre Başkan’a ‘Harp Yetkileri Kanunu’ ile sansür uygulama yetkisini tanıdı. Bunların da ötesinde batı kıyılarında yaşayan ABD vatandaşı, Japon asıllı yaklaşık 100 bin kişi güvenlik sebebiyle ‘tecir ve tecrit’ olundu. Fransız Devrimi’nin ‘Hürriyet, Eşitlik, Adalet’ esasına dayanan bildirisine rağmen, devrim-karşı devrim süreci, cumhuriyet-krallık mücadelesi, Fransa’nın 1789-1870 arasında geçen 81 yıllık dönemin tarihini oluşturur. Demokrasinin Fransa, ABD ve İngiltere’ye bir günde gelmediği bu kadar açıkken Türkiye’de bunu hemen beklemek ne derece gerçekçidir? “Demokrasi Alaaddin’in lambasından çıkmaz, bir gecede kurulmaz” diyen Prof. Bernard Lewis ve Prof. Feroz Ahmad, Kemalizm’in Türkiye için demokrasi şartı olduğunu vurguluyorlar. Regis Debray “Cumhuriyetçi misiniz, Demokrat mı? ” başlıklı yazısında “Fransız İhtilali’nden çıkmış olan cumhuriyet kavramıyla Anglo-Sakson tarihin oluşturmuş olduğu biçiminde demokrasi kavramını birbirine karıştırmanın fiyatını, hepimiz bugün inkar edilmez bir zihinsel karışıklıkla ödüyoruz. Bu kavramları eşanlamlı zannediyor ve birini diğerinin yerine kullanıyoruz. Mesela başındaki örtüyü vestiyere bırakmadığı sürece genç bir Müslüman kıza ders salonuna girişi yasaklamayı ele alalım. Cumhuriyetçi ‘İyi bir davranış’ diyerek bunu alkışlayacak, buna karşılık ‘Hayır, kötü bir davranış’ diyerek demokrat bundan incinecektir. Biri buna ‘Laiklik’ diyecek, diğeri ‘Hoşgörüsüzlük’ diyecektir. Bunlar kelime kavgası mıdır? Hayır, ilkeler üzerinde bir anlaşmazlık” diyen yazar, demokratça davranmaksızın cumhuriyetçi olunabileceği (Fransa) gibi, anayasalı monarşiklerin (Belçika vb) cumhuriyetçiliğin tarihi bir boyut olduğunu ve demokrasinin zamanla cumhuriyetle bütünleştiğini anlatmaktadır. Cumhuriyetçinin vatandaş yaratma, devlet ülke bütünlüğü sorumluluğu müşterek eğitim merkezi ve üniter yönetimci olmasına karşılık, ‘çoğulcu kültür içinde gelişen demokratik ve sosyal bir cumhuriyet’ olma özelliğinin önemini vurgular ve cumhuriyetçiliğin Fransa için bir yaşayış gereği olduğunu savunur. Bu açıdan Türkiye için de ‘Cumhuriyet’, modernleşmenin ve uluslaşmanın hem siyasal güvencesi, hem de vatandaşı eğiterek, demokrasiyi hazırlayan bir okuldur. Türkiye’de ‘cumhuriyet’ demokrasi karşıtı ve dışında bir rejim değil, demokrasiyi hazırlayan bir geçiş sürecidir. Maurice Duverger “... Türk tek partisinin yapısında totaliter bir taraf yoktu. Bu yapı ne hücrelere, ne milise, ne de gerçek anlamda ocaklara dayanıyordu. Parti kütlelere siyasi eğitim yer vermek amacıyla birçok açık toplantılar, halk meclisleri ve kongreler düzenlenmişti. Üyelik herkese açıktı. İhraç ve temizlik mekanizması mevcut değildi. Üniformalar, geçit resimleri ve sert bir disiplin yoktu. Gerçekte parti içi demokrasi de oldukça ileri görünmekteydi.” ... “Faşist rejimlerde her gün rastlanan otorite savunucusunun yerini, Kemalist Türkiye’de demokrasi savunucusu almıştır. Türk tek parti sistemi hiçbir zaman bir tek parti doktrinine dayanmamış, tekele resmi bir nitelik vermemiş, liberal demokrasiyi ortadan kaldırma arzusuyla meşrulaştırmaya çalışmamıştır” diyerek, sistemin amacını vurgulamaktadır. ‘Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ kuşaklar yetiştirme ilhamını Tevfik Fikret’ten alan Atatürk’ün ‘Türk demokrasisinin’ Fransız Devrimi’nin açtığı yolu izleyerek, kendi özgün şartları ile dünyanın değişen şartlarına göre kurulmakta olduğunu vurgulayan açıklaması yukarıdaki görüşleri tamamlamaktadır. Atatürk, 1931 yılında yazdığı “Medeni Bilgiler” kitabında demokrasi, hürriyet, insan hakları, vatandaşlık, devlet, ulus kavramlarını işlemektedir. Bu kitap 1930-1940 arası ortaöğretim ders kitabı olarak okutulmuştur. Halkevleri’nin Köy Enstitüleri’nin kuruluşundaki amaçlar da bunu hazırlamaya dönük olmuştur. Ancak devletin kuruluş aşamasında, olağanüstü tehlikeler karşısında Atatürk için zorunlu olan, öncelikle cumhuriyet ve sonra demokrasidir.
**** GUELDE ***** *****************
| |